Perşembe, Şubat 19, 2009

Zeitgeist

Zeitgeist benim için yeni bir şey getirmedi. Bana sorarsanız zaten hangi çağda yaşarsanız yaşayın, aklı selim bir kişinin kendi kendisine, elinde varolan yaşamsal tecrübesiyle yanıtlayabileceği soruları yanıtlıyor.

Cumartesi, Ocak 24, 2009

Kırmızıda Geç (or vice versa)

Trafik ışığı denen bu aparat nasıl olmuştur da kendini medeni diye tanımlayan her uygarlıkta günlük hayatın değişmez bir parçası olmuştur? Çünkü biz onu oraya yerleştirirken sanatsal veya estetik değil, işlevsel bir ihtiyacı karşılaşın diye yerleştiririz. Bu bağlamda günlük hayatın ideolojik aurasını farkettirmeden yaratan her saf fonksiyonel obje gibi trafik ışığı da anlamını kendi içerisinde değil karşıladığı ihtiyaç dahilinde bulur.



Trafik ışığı, düzenin verdiği güvendir. Zira o, yayaların ve araçların kaosunda çoğu zaman ciddiye alınan tek işarettir. Çünkü modern dünyada insan biraz düşük zekalıdır (ya da öyle kabul edilir,örneğin: siz uyarmazsanız sattığınız mikrodalga fırının alıcısı kedisini orada kurutmayı deneyebilir. Zira homo economicus o kadar naif ve haylazdır.) ve trafik de çoğu zaman hayat gibi geleceği görebilme işidir. Kendinizi bir sonraki karede bir kamyonun altında kalmış ya da bir yayaya çarpıp anında olay mahallinden sıvışırken bulabilirsiniz. Bunu istemezsiniz. Modern birey bunun içinden çıkamaz, sorumluluğunu hiç mi hiç alamaz.O halde koyalım bir lamba ve heyhat, herkes geçmek için sırasını bilsin bundan böyle. Yeşilde geçip birini mi ezdin, artık suçsuzsun. Trafik ışığı sayesinde tek bir canlının gözlerinin içine bakmadan fiziksel varlığınızı kilometrelerce taşıyabilir, kendinizi bambaşka realitelerde bulabilirsiniz. Bağdat Caddesi, Tarlabaşı, Ortaköy, Sultanbeyli... Tek yapmanız gereken yeşilde geçmek. Bırakın aksın.Trafik ışığı size eğer doğruyu yaparsanız herşeyin yolunda olacağını garanti eder.Çoktan seçmeli testler gibi. Aksini yapmak sizin kaybınızdır.

Düzen, sürekliliği kadar işlevseldir. Sürekliliği kadar güvenilirdir. Düşünsenize her gün insanların birbirlerine ne kadar çok vaatte bulunduğunu. Her an trafikte ölme ihtimaliniz olsaydı kuracağınız hiç bir sözleşme,hayata ve insanlara dair vereceğiniz hiç bir teminat karşınızdaki ve sizin için bağlayıcı olur muydu ? Günümüz insanı, paranoyalarını ve endişelerini hayvan olan atalarından farklı bir yere kanalize eder. Atalarımız için hayat ,günlük yaşanan,çoğu zaman avlanmak ve soyunu devam ettirmek arasında geçen, bu arada da hiç bir toplumsal güvenliğin olmadığı bir ortamda, her an her şeyin olabileceği bir yerde varoluşunu bir gün fazlası için sürdürmeye diretmekti. Günümüzde 1000 dogumdan 999 u başarılı geçiyor. Cinayet tarih boyunca olduğundan daha az. İnsanlar öldüklerinde bu ya ecelleri dediğimiz yaşlanmaya bağlı sebeplerle ya da "kaza" diye adlandırdığımız sapmalar nedeniyle oluyor. Çünkü ancak trafik ışığının olduğu yerde "kaza" olabilir ve eğer trafik ışığını dinlemezseniz kendinizden başka kimse olacaklar için sorumlu değildir. Hayatta sorumluluk almadan yaşamaya alıştırılmış bizler için ise pek de ödün vermek sayılmaz bu, zira bütün bu ufak görevcikler yerine getirildiklerinde siz ekselanslarının hayat içerisindeki yeri hazırdır. Ölüm endişesi günlük hayattan böylece sökülüp atılmıştır.


Böylesi bir düzende kim varoluşunun farkına varabilir ki biri kırmızıda durmayıp üzerimize fırlamadıkça ?


Cuma, Ocak 02, 2009

Anlam kayması

Hayatta şunu gördüm: epey yetersiz yaratıklarız, özellikle ifade konusunda. Ama elimizde olan bir şey değil. İçine doğmuş olduğumuz düzen, kavramları, kutsalları, yasakları, sevapları ve bunların içerisindeki tüm tutarsızlıkları ile zaten bizden bağımsız olarak vardı ve de varolacaktı. E biz ne yapabiliriz bunun içine düşmüşken ? Sınırlı düşünsellikleriyle bakterilerin hiç de böyle sorunları yok. Varlar ya da yoklar, kimyevi eğilimlerini tatmin edebiliyorlar ya da edemiyorlar.

2 tip kapasitesizlik söz konusu: kelimelerinki, ve bizimki. Kelimeler zaten faullüdür. Bir de ortaçağda iki yabancı kral arasında ulaklık yaptığınızı düşünün. Kastettiğimiz, ya da bir başkasının kastettiği bir şeyi bir başkasına aktarırken konumuzu, ortasına yerleştiği bütün bağlamsallığıyla aktaramadığımız sürece hep bir kayıp olacaktır, ki bunda kimi muhatabımızdan da kaynaklanan yetersizlikler, onu geç, bizden kaynaklanan yetersizlikler olacaktır. Bu noktada da işte bizim kapasitesizliğimiz, biolojikliğimiz başlıyor.

E ne yapmalı o zaman. Susup oturmalı mı ? Hayır. İşaretler gibi görmeli bazı şeyleri. Duyduğumuz, gördüğümüz şeylerin ne anlama geldiğini içlerinde kaybolmadan, onları dipsiz birer kuyu haline getirmeden, ne amaca hizmet ettiklerini görmeye çalışarak, bizi neye yönlendirmeye çalıştıklarını anlamaya çalışarak değerlendirmek herşeyi daha kolaylaştırıyor bence. Bir bebeğin ağlaması gibi. Ekonomik gerçekler gibi.

Pazar, Kasım 09, 2008

geceyi şaşırdım gene...

faşizm diyoruz. diyorlar. diyegelindi...
kavramlar insanların ortaklaşan zihni tecrübelerinden anlamlarını bulurlar.
ancak bu kesişim kümesi bazı asgari paydaları barındırmıyorsa,
yaşayışlar,
duvar renkleri,
çocukluk anıları,
veya çoklukla her birinin yarattığı bu yabancı hayatlarda,
birbirinin "faşisti" olur tüm farklı'lar.
o zaman, diller küsmüştür birbirlerine çoktan.
bıçaklar bilenmiştir.
et, ete karşıdır,
kızıl ve puslu bir akşamda.

Perşembe, Kasım 06, 2008

İstesen de istemesen de....

Amerika yine yapacağını yaptı. Hepimizin bildiği üzere Barack Hussain Obama Ocak 2009'da dünyanın başına geçicek. Ne kadar ilginç değil mi ? Hepimiz bir an için olsun o metafizik tebessümü yaşadık , 8 yıllık kıyımı , vatanlarında, hapishanelerde, sorgu uçaklarında, pasaport kontrol kuyruklarında şerefleri ayaklar altında ezilen onbinlerce insanı unutmadan önce. Birikmiş bunca nefret ancak siyahi bir adamın imgesinde bu kadar insanı buluşturabilirdi. İnandırıcı olmazdı zira bir başka yüz, demokrat ya da cumhuriyetçi. Tek atımlık bu hakkını Amerika şimdi kullanmayı tercih etti. Zira Obama'nın değiştirip değiştiremeyeceklerinden sonra gelicek hiç bir siyahi aday, artık alışılmış ve yaşanmış olmanın
lanetini aşamayacak. Belki bir homoseksüel bu kollektif kaçışı tatmin edebilir ileride. Belki bir Çinli. Ancak Amerikalı seçmenin bir daha ikna olacağı seçeneklerden hiç biri aynı yanılsamayı aynı arınma duygusuyla beraber sunamayacak.

Ne diyebilirim. Hayırlısı olsun.

Salı, Ekim 21, 2008

Amca Bana Elma Şekeri Al

Bazı kabilelerde Baba'nın, üreme fonksiyonu dışında toplumsal önem arzeden baskın ve otoriter pozisyonunu Anne'nin kardeşinin (bilmeyenler için [!], amca) aldığı biliniyor. Böylelikle çocuk ferdin ödüpal çelişkisi babadan ziyade bütün bir sosyal ilişkiler ağına yayılıyor. İçinden çıkılması güç bir ağ. Hatta içinde olan için hayal gücünü dahi aşan bir ağ. Zira babanız bir gün ölebilir, ancak kabile her zaman varolmaya devam edecektir, sizin sorumluluklarınızla beraber.

Perşembe, Ekim 09, 2008

Amerika Paradoksu

“You can always count on Americans to do the right thing - after they've tried everything else.”

Winston Churchill

Dünyanın ideolojik önderliğini yapıyor olmak karanlıkta el yordamıyla dolaşmak gibi olsa gerek. Zira elinizde olan tek şey yaşanmışlıklardan çıkartacağınız derslerdir. Geçmişe, dostlarınıza ya da düşmanlarınıza öykünemeyecek kadar gururlu olmak zorundasınızdır. Kendi metodunuzu kendiniz yaratmak zorundasınızdır . Bunu biz anlayamayız. Zira biz, onların henüz doğruluğu uzun vadeli olgularla kanıtlanmamış sosyo-ekonomik yöntemlerini istekli ya da isteksiz hem de yarım yamalak bir şekilde kendimize uygulamakla , bununla da övünen iktidarları seçmekle meşgulüz. Onlar ise belki de kendileriyle beraber bütün dünyayı sürükleyecekleri bir uçurumun köşesinde kendi varoluşlarını yeniden tanımlamakla meşguller. Obama ila McCain in düpedüz zıt hayat hikayeleri ve dolayısıyla tamamen farklı "Weltanschaung"ları Amerikan seçmenini aşan , hepimizi ilgilendiren bir yolayrımına bizleri götürüyor.

Tek kutuplu dünya düzeninde Amerika'nın Dünya'ya karşı "etik" olmak konusundaki sorumluluğu artmaktadır ve dünyaya savunageldiği bu düşüncelerin Sovyet Rusya'yla ekonomik-militer mücadelesinde real ihtiyaçlarını karşılaması için uydurulmuş, pragmatik bir kalkandan fazlası olduğunu göstermek zorundadır. Zira Bush iktidarıyla beraber artık Amerika insanlara "umut" vermemektedir. Amerika real ihtiyaçlarını karşılamak adına "özgürlük", "demokrası" gibi beylik kavramlardan sembolik bir kılıf yaratmakta ve insanlardan buna inanmalarını beklemektedir. Ancak dünyayı sarsan kriz göstermiştir ki , insan olarak doğal bir ihtiyaç duyduğumuz "özgürlük" ve "demokrasiye" su katılmamış serbest piyasa gibi mevcut toplumsal aygıtlarla ulaşılabilmesi imkansızdır.

Amerika nın dünya siyasetinde ödün vermeksizin kendi çıkarını dayatmalarla elde etmeye devam etmesi köklü bir dialektik ilişkinin sonucu olan batı rönesansı birikiminin inandırıcılığını İslam ve Asya ekseninde kaybetmesine, dünyanın ideolojik bir kara deliğe sürüklenmesine yol açabilir ki bu koşullarda Amerika hiç bir zaman eskisi kadar güçlü olamayacaktır.

Unutulmaması gereken bir de şudur ki, kim Amerikan başkanı olursa olsun, yönetmek durumunda olduğu bu Dev(let)'in engellenemeyecek ve varlığı için tatmin edilmesi zorunlu , üzerine kurulmuş olduğu kimi yapısal ve hatta biyolojik diyebileceğimiz ihtiyaçları vardır. Sıradan bir Amerikan insanının bundan 30 yıl sonra, McDonald's'ta aynı fiyata yemek yemeye devam edebilmesi için Basra körfezi ülkelerinin günlük petrol üretimini 3 katına çıkarmaları gerekecektir. Bu nitelikteki ihtiyaçların karşılanabilmesi için Amerika yı yöneten insanların vermek "zorunda" kalacağı kararlar, Amerika'nın "ideolojik samimiyetini" her geçen gün daha fazla sınayacaktır. Belki de bir gün tarihte Roma imparatorluğunun yanında yerini alacak olan Amerika, dünyayı fiziksel olarak hiç görülmediği bir şekilde hırpaladığıyla kalacak , uygarlık tarihinin bir başka sentralizasyon - desentralizasyon macerası olarak tarih kitaplarında yerini alacaktır.



Salı, Mayıs 08, 2007

Dinler ve modern ikameleri üzerine bir çift laf part 1

dünya tarihi iki tip ilişkiye tanık olmuştur. köle-efendi ve kadın-erkek ilişkisi. siyaset ve aşk.(siyaset, seyisten gelir = at bakıcısı). statüler arası dengenin hikayesidir tarih. bunun nedeni de hayvanlarda olmayan bir metafizik dünyaya sahip olmamız, bir anlamda metafizik bir "açlık" içerisinde olmamıza neden olan görece gelişmiş beyinsel fonksiyonlarımızdır. bu metafizik ihtiyaçtır ki dinlerde, ideolojilerde, ritüellerde vücut bulur. yine bu metafizik dünyadır ki geçmişle gelecek arasında, aynı anda ama dünyanın başka iki ucunda yaşayan iki insan arasında aynı sembollere aynı anlamın verilmesini sağlayan, yalnızlık duygumuzu bastıran, bizi sonsuzluğa, mutlak birliğe
inandıran kutsal ilüzyondur. bu, iletişimi sağlar. hayvanlar saf harekete dayanan varlıklar olarak kendi aralarında işaretlerle iletişim kurarlar. tehlike için bir işaret, avın yaklaştığını göstermek için bir işaret, kur yapmak için bir işaret.

herşey o ana hapsolmuştur o dünyada.koş,saldır,saklan,uyu,avlan.... carpe diem ?!?.... anın gerçeğinde olan hayvan anlık ihtiyaçları arasında koşar durur ömrü boyunca, sonsuzluğa karşı bizim gibi bir istek duymaksızın. bizler için de dil önceleri işaretlerden oluşan bir böğürtü öbeğiyken zamanla ayaklarının üstüne kalkan homo sapiensin boşalan elleriyle girdiği türlü hokkabazlık sonucunda gelişen beynine paralel olarak simgesel anlamlarla dolmuştur. platon'a
gelindiğinde, bu semboller dünyası ilk kez ideler evreni adı altında tanımlanmıştır.

devam edebilir.

Pazar, Mayıs 06, 2007

bağdat'ta kedi olmak da vardı

Geceler ve kediler demişken, cuma gecesinin dördünde ,kaninizdaki alkolün artık sizi yitik düşürdüğü saatlerde ,Tünel'den Karaköy'e uzanan yokuşta yatan ölü bir kediyi götürüp gömmek de içinizden bir şeyleri alıp götürebiliyor...

Bağdat gecelerini ve sokaklarının halini düşündüm de birden...

Salı, Mayıs 01, 2007

devingen biz

Harekete tapıyoruz. Sanki insanlık tarihi evrenin durağanlığına inat bir kıvranış. Yeşil çayırların durağanlığına inat onları gürültümüzle, çimentoyla, vodaphone'un histerik reklamlarıyla dolduruyoruz. karanlık gökyüzünde kayan yıldız fetişimiz... dilek bile tutturabiliyor bize... hareketin olmadığını düşünün, değişimin olmadığını düşünün , hiç bir uyarıcının olmadığını düşünün... zamanı yekpare sonsuz bir bütün olarak düşünün. ölümden ne farkı var ? 36.5 derece sıcaklıkta, karanlık ve sessiz bir odada günlerce kaldığınızı düşünün.. bunun gerçekten insanları öldürebildiğini duymuştum. anne rahmi gibi. dışarı fırlayıp gördüğün ilk şeye anne diye haykırma isteği uyandırıyor olsa gerek. gayet materyalist bir adam olarak boş bir sokaktaki boş bankta gecenin bir ortasında yanı başımda biten kediyi sevebilmeme neden olan gecenin durağanlığına biricik karşı çıkışıdır zavallı mahlukatın...dokunmaya çağırır seni... kadının vücudunu tamamen saran bir elbisede bulunacak yegane
boşlukçasına ete çağırır. yalnız yaşayanlar evlerinde televizyonun yalancı hareketini izleyeceğine her gece çıkıp bir kedi sevseler.en azindan dokunsalar, algılasalar, öğrenmenin en primitifini yaşamaya cesaret etseler... sanırım maymunluğumuzu yine unuttuk... ben kedileri sevmezdim.. yenilgiyi bu noktada kabul etmek durumundayım.